Bloglara daldım bu akşam. Öyle bir derya ki... Yorumlardan linklere, linklerden diğer yorumlara, oradan başka yere... İnsanların marifetlerini sergilediği el emeği- göz nuru kategorisindekiler, mutfaktaki becerilerin sergilendiği bloglar, edebiyatla ilgili olanlar, öğretmenlikle ilgili olanlar ve bir sürüsü... Bense burada mütevazı bir günlükle yer kapladığımı düşündüm. "Günlük" adını vermek, ayda yılda bir yazdığım sayfama bol gelir üstelik.
İçine "Bugün ne yaptım?"ı yerleştirip okul öncesi etkinlik paylaşımıyla karıştırsam dedim evvela. Vazgeçtim; alışkanlık. Örgülerimin, dikişlerimin fotograflarıyla şenlendirsem dedim, baş edemezdim. Yaptığım yemek ve tatlıları döşerim belki diye düşündüm, hem belki mutfağa sokardı beni bu uğraş, iyi gelirdi, dedim. Hiç olmadı. En bildiğim şeyi, çizimlerimi atsam, kime ne faydası olur, dedim. Blogumu sürdürebileceğim, bakımını düzenli olarak yapabileceğim bir dal yok, dedim pes ederek. Velhasıl, ayda yılda bir günlük vekili olacaksın dostum.
"Sevildiğine inanmamak" yazdım arattım bizim motora. Ve gerçekten de karşıma birçok sonuç geldi. Benim zırvalamam değil sadece bu, buna kanaat getirdim. Dünyada bir derdin mucidi olmak ister gibiydim. Sözlüğün birinde şuan rastladım:
Karşıdaki kişinin ısrarla sizi sevdiğini söylemesine rağmen,inatla beslenen ''Yok ya neden sevsin ki,sevmiyor kesin.'' düşüncesi.
İki versiyonu vardır:
Birincisi gerçekten sevilmediğini düşündüğü için bu düşüncede inat etmek,
İkincisi ise sevgi arsızı olunduğu için inat etmek. Her ikisi de zararlıdır, zira ''Çok naz aşık usandırır.
Cümleler güzeldi. Usandırma korkusu ise ciddiydi. Bu tedirginliği gerçekten "aşık olmuşken", kaybetmekten ödünüz koparken yaşayınca, zihniniz sizi yer, bitirir. Aşkına inanmadığınız kişiye aşık olmak... Maşuk rolunde olduğunuz zamanlar aklınıza gelir ve şimdi kendinizi onun yerine koyabildiğinizi görürsünüz, lakin onu anlamaya çalışmak şu anın meselesi değildir. Dert sizin derdinizdir ve yorar. Binbir kuruntu eder insan. Papatya falı adeta. "Seviyor, sevmiyor..."