3 Şubat 2012 Cuma

ARDINDAN...

          "Yirmilik dişlerim çıkıyor galiba."dedim. Kuzenim güldü. Alay eder gibi. "Hala kendini 20 yaşında zannediyorsun galiba."diye taçlandırdı buz gibi tespitini. "Hayır, zannetmiyorum, ama yirmilik dişim çıkıyor."dedim.
          Çok geçmiş gibi hissetmiyordum 15 yaşımın üzerinden. Pek uzun zaman olmuş gibi değil. Muhtemelen on yıl sonranın da uzun zaman almayacak gelmesi. Son on yıl içinde bir lise, bir üniversite bitti ve iki yıldır bir işte çalışıyorum aralıksız. Ne zaman karar verdim ne yapmak istediğime ben? Ne araydı? Düşündüğümü bile hatırlamıyorum. En son ne zaman cevap verdim" Büyüyünce ne olacaksın?"sorusuna? Cevabın ne olduğunu bile hatırlamıyorum. Zaman, önüne kattı götürüyor beni. Sel gibi, taşkın gibi, kasırga gibi. Ellerim, kollarım tümüyle teslim ona. En ufak bir hareketim yok akıntıya karşı. Memnunum. Rahatım yerinde belki de... İstemiyorum canımın acımasını.

SONGÜL'E:
         Ve şubat... Geçen yıl bugünler... Ben yine burada, aynı yerdeydim. Evimde. Sen neredeydin bilmiyordum. Aradım seni, telefon hep kapalıydı, üstelemedim. Yanıma gelecektin şubat tatilinde, gelmedin,darıldım biraz. Defalarca "Adi, adi, adi... " dedim. Ama rahatsızlandım, dedin. "Bir şeyim yok iyiyim biraz rahatsızım."
        9 Şubat. Aptal bir facebook mesajında "........songül.....vefat etmiş....." yazıyordu. Lise sıralarından uzak bir arkadaş, ağzından futbolla alakası olmayan bir şeyler çıktığını duymadığım Fenerbahçe fanatiği Razık, yazmıştı. Bana bu haberi veriyordu. Tek* arkadaşımın öldüğünü.
        Midemden başlayıp yukarı çıkan bir ateş kalbimde alevlerini iyice yaydı. Vücudumu sardı. Öyle bir sızı ki ince... Ama inceliğinden keskinliği... Öyle bir sızı ki, öyle bir ceza ki, soyut bir vicdanın tokat gibi vuran azabı. Ne yaptım bilmiyorum. Öylece durduğumu, telefonumu alıp seni aramaya yeltendiğimi, aynaya baktığımı, kendimi görür görmez hortlak görmüş gibi ağlamaya başladığımı hatırlıyorum. Boynum kaskatı olmuştu. O gece uyuyamadım. Annem yanımda yattı. Gece hep uyandım, yastığım sırılsıklamdı. Onar dakikalık uykularımda fark etmeden ağlamaya devam etmiştim. 
       Sabah mide ağrısıydı kaldıran beni. Dişlerimi sıkmış, çenemin kaskatı olduğunu fark etmiştim. Aklıma geldin. Dün senin öldüğün haberini almıştım. Hem de dört gün geçmişti üzerinden. Bense dün duydum... Tek arkadaşım...Bir facebook mesajında... Ben o-nu a-ra-ma-dım.
      Anneni görmeye gittik, Sevilay'la...Aileni görmeye. Annem "başsağlığı" dedi. Bu kadar. 
      Eviniz bomboştu. Annenin, kız kardeşinin, abilerinin Ankara'dan apar topar gelip,kanepelerin tozunu alıp, senle vedalaştıklarını, sonra da burada taziyeleri kabul ettiklerini hayal ettim. Duvara asılmış bir fotoğrafını iki karanfille çevrelemişlerdi. Annen ağlamıyordu, sapsarıydı, kaskatıydı. Diğerleri öylece dolaşıyorlardı evde. Volta atar gibi. Defalarca film seyrettiğimiz, sohbet ettiğimiz, gülüştüğümüz kanepeye oturdum. Karanfilli fotoğraf şimdi tam karşımdaydı. Sesin kulaklarımdan bir an olsun silinmedi.
     Annen anlattı. Öylece baktım. Ağzımı açtığım an boğazımda düğümlenen hıçkırık beni boğacaktı, biliyordum, o yüzden açmadım ağzımı, konuşmadım. Annen anlatıyor benze zihnimde canlandırıyordum. Birden kötüleştiğini, ablanı görmek istediğini, son günlerinde yemek yiyemediğini, konuşamadığını anlatıyordu. Odana koştuklarını hayal ettim, doktorun "görebilirsiniz hepiniz" dediğini, ama en çok da acı çektiğini hayal ettim. Midem artık allak bullaktı. Öyle çok teorin vardı ki ölüme dair...Defterler doldurmuştuk beraber. Nasıldı? Neydi olan? Bana anlattığını hayal ettim. Arkadaşların aklına geldi mi? Emel bilse...diye düşündün mü? Ne düşündün? Bir şey söylemek istediğin ve duyuramadığın oldu mu?
     "Yazdıklarını sakın atma bak bana okutmadan!"deyişini hatırlıyorum. Son zamanlarda sana her zamankinden çok yazıyorum. Ve inanıyorum: Sen beni duyarsın.