23 Aralık 2009 Çarşamba

Sevgili Günlük...

          İşe başlayınca kendimi bir role sokmaya çalışmak farz oldu. Dalgın bir ben, durgun bir ben, dağınık ve yaratıcı bir ben olamazdım artık. Olsam işimi yapamam, olmasam da ben olamam. Hala böyle bir ikilemin içinde bocalıyorum.
          İşe başlayınca ilk giydiğim rol, kendimden vazgeçme kararının elime tutuşturduğu, bana bol gelip üzerimde çok demode durmasına rağmen giydiğim roldü. "Öğretmen" gibi davranmak zorundaydım.Öğretmen nedir, nasıl olunur tabii ki bliyordum, fikrim elbet vardı, değerlendirmelerim ve kararlarım da. Ama şunu inkar etmem mümkün değildi: Benden daha çok zamandır "öğretmen" olan bir grup insan içinde "başka" olamazdım. En azından şimdilik.
         Dün çoktandır almadığımı fark ettiğim, üniversitenin dört yılı boyunca da takip ettiğim, kızlar kafede tavla oynarken elimden düşürmeden bitirdiğim "Penguen" ve "Uykusuz"u aldım. Okula gitmek için minibüse bindim. Açtım ve okumaya başladım sayfalarını. Minibüs şöförüne ücreti uzattım: bir öğretmen!(Evet, burada öğretmenler, öğrenci tarifesiyle ücretlendiriliyorlar!) Paranın üstünü verirken aynadan bana baktı yaşlı şöför ve "Buyrun hocam."dedi. Hocam mı? Hoca ha? Ben...
        Minibüsten indim ve okulun yolunu tuttum, ilerlerken de çantamdan, cebimden damarlar gibi bedenime dolaşmış kulaklık, mp3 çalar ve telefondan yavaş yavaş kurtulup, gerçek Emel rolümü soyunup bir yandan da "Hocam" ı giyindim. Okula varana kadar, mahallede yollarda yürüyen bilimum tanımadığım çocuğun "İyi dersler öğretmenim."ine gülümseyerek, çok azına "sağol" diyerek cevap verdim. "Öğretmenim." fena değildi.
       Şimdiyse evde en gerçek Emel halimle, kendimle, pijamalarımla, laptop kucağımda, çayım elimde oturuyorum. Sakinim, senaryosuzum, doğaçlamayım. En iyisi de bu. "Blog yazmak" diğer etkinliklerim arasına yeni giriyor, henüz girmiş bile sayılmaz. Bunu şu nedenle söylüyorum, üç gündür basit bir bilgisayar oyununu saatlerce oynamaya başladım. Yeni alışkanlık. Tabii savunma mekanizmam devrede: Kafamı boşaltıyor.
"Dikkat et" diye uyardı beni Öğretmen Emel. "Böyle giderse bomboş bir kafayla kalakalacaksın!"
Olsun, dedim,sıkıntı olmasın da kafa boş olsun. Eee sevgili günlük, kolay değil istavritin günlüğü olmak!

17 Aralık 2009 Perşembe

     

            Blog yazma fikrim, öykü yazma fikrim, şiir kitabı yazma fikrim, moda tasarımları yapma fikrim, resimle ilgilenme fikrim, enstruman çalma fikrim, ördüğüm kazakları koyacağım bir blog yapma fikrim, sporcu olma fikrim, salsa yapma fikrim... İşte aslında her şeyi bir ucundan tutup ama bir türlü hiçbirini yakalayamamış-yakalamamış- olmanın verdiği boşluğa düştüm bu gece. Çok engin değildi boşluk neyse ki! Oraya düşmek, ordan geri çıkmak oyundu bana.
         İki yıl önce bir gazete haberinde uzmanların ergenlik yaşının 25'e yükseldiğini, o yaşa gelene kadar bireylerin bilimsel olarak "ergen" kategorisinde sayılacağını okumuş ve gülmüştüm, ağzıma adeta sakız olmuş "daha neler" repliğimle. Yaaa. Henüz yetişkin değilmişim de davranış ve hallerime başka sebepler arıyormuşum. Meğer daha bir ergenmişim.
        Lacivert kapaklı defteri açıp yukardakileri karaladım. O dönemde yanlış hatırlamıyorsam Elif Şafak'ın Siyah Süt kitabı eşlik ediyordu bana. Oradaki bölünmüş "ben"i sembolize ettiği küçük kadınlar aklımı çelmiş olabilir. Ben de kendi kadınlarımı çizdim. Altına da tarihi attım ve Türkçenin suyu çıkmış gibi WHO AM I? diye küstahça sordum yozluğumla gurur duyarak. Tabii cevabını vermeye kalkışmadım. Zordu cevap vermek, bense zoru sevmezdim.
      Şimdi de gün aşırı bakıyorum kendime. Çepeçevre sarmalanıyorum düşüncelerle. Kimim, ben bu muyum, bu ben miyim, burası neresi, ben nerdeyim... (Hayır içkime ilaç konmadı ve ben baygınlıktan uyanmadım.Sadece henüz ergenim ve aklım bir karış havada gezmeye her ergen gibi benim de hakkım var.) Bu yazıyı yazacak yetkinliğe de ulaşmadım dolayısıyla. Kendimi eleştirecek halim de yok. Henüz sorular aşamasındayım. Cevapları yazmaya 25'e basınca başlayacağım. İstediğimiz sorudan başlayabilir miyiz pekiiiii? Eveeeeeeeet.
     

15 Aralık 2009 Salı

MELANKOLİ

-Melankoli halk arasında yalnızlığı tercih ve hüzün hali olarak bilinse de aslında psikolojik bir durumdur. Nedensiz yere depresyon hissi ve bir şeyler yapmaya duyulan isteksizlik olarak ortaya çıkar. Eskiden şizofreni gibi daha ciddi ve fiziksel rahatsızlıklara dayandırılan melankoli, beraberinde belli bir kültür ve kült getirmiştir.-

       
     Tanımı okuyunca irkildim. Melankoli için "tercih", "nedensiz yere", "kültür" sözcükleri alabildiğine tehditkardı. Kısa bir zaman zarfı içinde kapısını çaldığım doktorların sayısı artıp alanlar çoğaldıkça korkmaya başlamıştım. Nedeni "gerçek bir hasta" olmam değildi, aslında gerçek bir hasta olmamdı. Çünkü tahliller, muayeneler aynı sonucu veriyor ve doktorlar ne kadar çeşitli olsalar da aynı kısa cümleyi kuruyorlardı:"Psikolojik."
      Demek melankoli bir "kurgu"ydu, doktorun karşısında dikilen "hasta ben" de bir kurgucu, üç kağıtçı, sahteci, sahtekardı. Nedensiz yere depresyon bir modaydı. "Canım sıkılıyor, hayat çok anlamsız, mutsuzum." sözcükleri bu modanın ikonlarıydı. Modanın takipçileri bu sözcükleri sık kullanacaktı, "zamane"yi anlamayan gerçekçi anne-babalar da bunu "rahat batması" olarak tanımlayacaklardı. 'Bizi bizden başkası anlayamaz'ın verdiği güven, 'sanatçıların yaşamı melankoli doludur'un verdiği gurur yeterdi.
     (Üstte Albrecht Dürer'in, Melancolia ismini verdiği eseri,1514.
     Alttaki de benim nacizane karalamam, benim melankolim. Oysa ne kadar da benzer kurgumuz.)
Pekii melankoli sebepsiz mi? "Sebebi olan sıkıntıya dert; sebebi olmayan sıkıntıya ise melankoli denir." Derdi olan rakı masasında dostlarla demlenir, melankolisi olansa odasında, yalnızlığı ve ipodu ile Metallica dinleyerek bi taşım kaynar, daha fazla değil. Sebep olmadığını anlar anlamaz vazgeçecektir zaten.
      Velhasıl "melankoli'nin şiirselliği beni baştan çıkardı ama keşke olmasaydı bu illet, ben onsuz daha iyiydim. Elbet nedeni var. Mutluyken kalemle kağıtla, şiirle şarkıyla bile işim olmaz ki melankoliyle olsun. Mutluluk bol keseden zaman harcamak-onu sık sık kaybedip kazanmışlar der herhalde bunu, aynı cümleyi kuramasalar da demişlerdir başka türlü-.
     





14 Aralık 2009 Pazartesi

MUTLUYUZ,EVLENİYORUZ!


Buraya geldim geleli ev ve iş arasında gidip gelmekten başka bir şey yaptığımı hatırlamıyorum. Haftasonlarını mecburi seminerlere ayırınca elde kalan kuşa dönmüş zamanda da kendimi güncelliyorum. Eğer hali hazırda unutulmuş bir acı varsa tazeliyorum, bir sıkıntı varsa üzerinde düşünüp üstünden geçiyorum, sıkıntı yaratacak bi durumun ihtimali varsa da erkenden sıkıntısını yaşıyorum ki sonrası için deneyim sahibi olayım.
Velhasıl bu karamsar ve "yıkıcı ben"i de yanıma alıp yeni evli bir arkadaşımı ziyarete gittim bugün. "Yeni evli" sıfatının ışığı ve gıcır gıcır sesiyle açıldı evin kapıları. Karşımda aslında evliliğe karar verdiği günün sabahında hiçbir şeyin artık eskisi kadar özgürce olmayacağına kanaat getirmiş ama bu farkındalığa rağmen sahip olma ve sahip olunma gururunu taşıyan ve ikiye katlanmış sorumlulukları sırtlamaktan memnun bir gülümseme vardı. Önemsiz şeylerden şikayet ediyor, kendine gülüyor, ama başa çıkılması güç şeylere de büyük bir kararlılık ve güçle göğüs germeye hazır bekliyordu. Parıl parıl gözlerle bakınan gelin ve damadın fotoğrafları duruyordu bazı köşelerde. Evlilik evi süslüyordu, muntazam bir ev evliliğe mekan oluyor, evliliği destekliyordu. İlişki "evlilik" sözcüğüyle "ev" odaklı oluyor demek, diye düşündüm. Birlikte olan insanların akibeti aynı evde yaşamak olmasaydı muhtemelen buna "evlilik" de denmezdi o zaman. Uzaktan bakıyordum her şeye. "Darısı senin de başına." cümlesiyle irkildim. Ben neresindeydim bu "evlilik" sahasının, tek iken ömrümce "tek" kalacağıma eminken bir kişiyle ve bu ilişkinin muhtemel ilgilileriyle evi kalabalıklaştıracak mıydım? Daha sonraları yalnız kalmak istediğimde ne olacaktı ya da birini anlamak, onunla anlaşmak istemediğimde? Tüm bu kalabalık her şeyden haberdar olmak zorunda olmayacak mıydı? Ya bir gün "ev ortağım" başka birine aşık olursa, ya ben bu çılgınlığı yapsam? Bununla "mantık ve akıl" baş edebilecek miydi?
Karşımdaki büyük bir kahramandı. "Darısı başına"ya şuursuzca "Ben evlenmeyeceğim ki!" savunmasıyla karşılık verdim. Savunduğum neydi ki... İç çatışmalarım benimdi. Bunlardan ben mesuldüm. Kimseyi ilgilendirmezdi.
Düşünüp durdum tüm akşam, tüm gece... "Yalnız ben" , "yıkıcı ben"le iyice ilerletti sohbeti. Konuştular, dertleştiler. Ben sustum. Yapacak şey yoktu işte, yıkıyorlardı. En iyisi onlar bitirene kadar uyumak.

13 Aralık 2009 Pazar


                                                 Antakya

"Memleketim, memleketim, memleketim,


ne kasketim kaldı senin ora işi

ne yollarını taşımış ayakkabım,

son mintanın da sırtımda paralandı çoktan,

Şile bezindendi. "


ÇEKİLMEZLİK

ÇEKİLMEZ BİR ADAM

Çekilmez bir adam oldum yine
Uykusuz, aksi, lanet
Bir bakıyorsun ki ana avrat söver gibi
Azgın bir hayvan döver gibi
O gün çalışıyorum
Sonra birde bakıyorsun ki
Ağzımda sönük bir cigara gibi tembel bir türkü
Sabahtan akşama kadar sırt üstü yatıyorum ertesi gün
Ve beni çileden çıkarıyor büsbütün
Kendime karşı duyduğum nefret ve merhamet
Çekilmez bir adam oldum yine
Uykusuz, aksi, lanet
Yine her seferki gibi haksızım
Sebep yok olması da imkansız
Bu yaptığım iş ayıp rezalet
Fakat elimde değil
Seni kıskanıyorum.
                   NAZIM HİKMET

        Hayat ağır gelip de artık taşınamaz, itilemez ve tekerlek konsa da çekilemez olduğunda, kimseden daha da ağırlaşan "sizi" çekmesini bekleyemezsiniz. Zaman zaman hatta çoğu zaman kendime bakıp "Çekilmez biri oldum yine..."derim. Çekilmezliğimden nefret ederim, ona gülerim, o anki yalnızlıktan korkar ve nihayetinde köşeme sinerim. Yapacak şey yok. Uykusuzluk, aksilik, haksızlık... Hepsi toplanınca başıma, def edemem.
       Geçen yaz yine böyle bir zamanda lacivert bir defter almıştım. Beni çeksin diye. Bunca aksiliğe tüm inceliği ve zarafetiyle yalnızlık da eşlik edince o lacivert defteri açar yazardım. Güzel yazmak, edebi metinler üretmek, bunları daha sonra okuyup haz almak sözkonusu değildi. (Değil haz almak, hala dün yazdığım yazıyı kendimin yazdığına inanmak istemem.) Sözkonusu olan konuşmaktı. Konuşmadan anlaşabilmekti. Anlaşmak değil; susup dinlenildiğin hissiyle hızla akıp gidecek olan sözlerin telaşı olmadan dingince yazmak, olmayınca üstünü karalamak ve yeniden yazmaktı. Lacivert defter neredeyse her sayfasına aynı şeylerin defalarca yazılıp karalandığı bir müsvedde oluverdi bir kaç günde. Aynıydım işte. Ne bir şey ekleniyordu bana, ne önceki gün yazdığımdan tiksinmekten vazgeçiyordum. Aynıydım.
       Günler sonra unutuverdim defteri... Başka şeyler, başka kimseler meşgul etmeye başlamıştı beni sanıyorum, başka ne olabilir ki... "Çekilmeye" başlamıştım belki de, bilmiyorum. Defter kayboldu. O günleri nerede, nasıl geçirdi bilmiyorum. Onu unutmuştum. Aramadım, sormadım,  iyi bir dostun yüce gönlüne sığınmış bir nankördüm. Keşke bir daha açmasaydım onu."Allah göstermesin"di.
      Tabii ki gün geldi ve hayat işte. Bu bildiğiniz gibi bi hayat değil: benim hayatım. Şahsına münhasır "ben"im. (Her nankör şahsına münhasırdır) Çekilmez, aksi, lanet günler terk etmemişti; bense terk etmiştim lacivert defteri. Aradım, kaybolmuştu. Buldum. Özür dileyerek başladım söze. "Beni dinle." diye yalvardım. Ses çıkarmadı. Dinleyecekti mecbur.O "benim"di.
      Hep kavga gürültüyle doludur defterim. Çünkü mutlu günlerde yazmak gelmez aklıma. Mutlu günler akıp gider, uçar, toz olur. Lanetlilerse arşivlenir lacivert kapağın içinde, mumyalanır, istese de ölmez, ölemez, izin vermem.  Onlar da "benim" en nihayetinde.
     Ve bir haber... Bundan böyle bu camdan deftere ve tuştan kalemlere sarıyorum. Ne acıdır ki mutluyken yazmıyorum, yazamıyorum. Lacivert defterim beni affet. Kimbilir belki de mutluluğu kıskanıyorum.