"Hayal kırıklığı"diyecektim yazının adına. Ama zaten ne yazsam aynı tadı verecek, muadil olacaktı. O yüzden aklıma bıçak gibi saplanan bu soruyu yazdım.
Çok fazla kere ve çok fazla miktarda hayalkırıklığına uğradığımı söylediğimde bir arkadaşım "Beklentilerini kıs." demişti. Ne zaman "hayalkırıklığı" sözcüğünü işitsem, okusam, kullansam aklıma o gelir. "Beklenti". Tabii ki doğru. Mutlak bir hayalkırıklığı yok. Beklentilerimize cevaben aldığımız karşılıkların olumluluğu ya da olumsuzluğuyla ilgili sonucuna vereceğimiz ad.
Geçtiğimiz haftasonu, bebeklerinin artık doğması için gün sayan arkadaşlarımın konuşmaları benim gibi huzursuz bir ruha iyi gelmedi. Sevgililiklerinin ilk dönemlerinde birbirlerine yolladıkları romantik hediyeler, birbirlerine taktıkları tatlı isimler, evlenme teklifleri, romantik aktiviteleri. Elbette kıskanmadım. Ama imrenmek... Aynı şey mi kıskanmakla bilmem, ama imrenmek de iyi değil. Velhasıl bakakaldım. İnsanlar farklı, dedim, oldukça farklı.
"Birini sahiplenmeye ne zaman başlıyor, "senin"olduğuna hangi an karar veriyorsun?" gibi bir soruyla başlayan bir anket ilgimi çekerdi büyük olasılıkla. Oldukça romantik, imrendirmeci mutluların yanıtlarını okumadan geçmek gerekecektir; çünkü onlar doğruyu söylemezler, kandırırlar. Aşıklarsa aldandıkları için; değillerse ayıp olmasın diye romantik bir şeyler yazacaklardır. Geçin. Orada "Kimse kimsenin olamaz." gibi bir cümleyle karşılaştığınızda durun. İşte orada doğru bir şeyler yazıyor diyebiliriz.
Kimse kimsenin olamaz. Bağlanır, alışır,sever, yapışır. Ama ait olamaz. Tereddütsüz "benim" dediğiniz bir eşya bile çalınabilirken, bir kişi-insan kişisi nasıl olur da yerinde durmaya garanti verir.
Öyle çok soruyorum ki bu soruyu. Var mı, acaba diyorum. Hangi zamanlar artıyor varlığı, hangi zamanlarda azalıyor? Hangi mekanlardan hoşlanıyor, hangi yerlerde hayalete dönüşüyor. Her koşulda beni kabul ediyor mu? Canı sıkılsa da, kızsa da, trafiğe sinirlense de, annesi "tü kaka, bırak onu" dese de, karşı cinsten başka birinden bir an hoşlansa da, benden bir an için tiksinse de, sabrını tüketsem de... Ne zaman var, ne zaman yok. Bilemeyiz, ne o, ne ben. Ben var mıyım? Emin değilim.
istavrit
İstanbul'da balık avlamaya başlayanların karşısına ilk istavrit çıkarmış...Sürüyle... Eğer istavrit daha önce bir oltadan kurtulmuş bir kahraman değilse bu onun için de bir ilk olurmuş. Balıkçı içinse her istavrit "istavrit". Birbirinin aynı. Birbirinin aynı geçtiğini söyleyerek yakındığım bu günlerde ne avlamak niyetindeyim ne de avlanmak. Amaç yalnız şu an "yeni bir şey"le "yeni biri olmak".
4 Nisan 2012 Çarşamba
3 Şubat 2012 Cuma
ARDINDAN...
"Yirmilik dişlerim çıkıyor galiba."dedim. Kuzenim güldü. Alay eder gibi. "Hala kendini 20 yaşında zannediyorsun galiba."diye taçlandırdı buz gibi tespitini. "Hayır, zannetmiyorum, ama yirmilik dişim çıkıyor."dedim.
Çok geçmiş gibi hissetmiyordum 15 yaşımın üzerinden. Pek uzun zaman olmuş gibi değil. Muhtemelen on yıl sonranın da uzun zaman almayacak gelmesi. Son on yıl içinde bir lise, bir üniversite bitti ve iki yıldır bir işte çalışıyorum aralıksız. Ne zaman karar verdim ne yapmak istediğime ben? Ne araydı? Düşündüğümü bile hatırlamıyorum. En son ne zaman cevap verdim" Büyüyünce ne olacaksın?"sorusuna? Cevabın ne olduğunu bile hatırlamıyorum. Zaman, önüne kattı götürüyor beni. Sel gibi, taşkın gibi, kasırga gibi. Ellerim, kollarım tümüyle teslim ona. En ufak bir hareketim yok akıntıya karşı. Memnunum. Rahatım yerinde belki de... İstemiyorum canımın acımasını.
SONGÜL'E:
Ve şubat... Geçen yıl bugünler... Ben yine burada, aynı yerdeydim. Evimde. Sen neredeydin bilmiyordum. Aradım seni, telefon hep kapalıydı, üstelemedim. Yanıma gelecektin şubat tatilinde, gelmedin,darıldım biraz. Defalarca "Adi, adi, adi... " dedim. Ama rahatsızlandım, dedin. "Bir şeyim yok iyiyim biraz rahatsızım."
9 Şubat. Aptal bir facebook mesajında "........songül.....vefat etmiş....." yazıyordu. Lise sıralarından uzak bir arkadaş, ağzından futbolla alakası olmayan bir şeyler çıktığını duymadığım Fenerbahçe fanatiği Razık, yazmıştı. Bana bu haberi veriyordu. Tek* arkadaşımın öldüğünü.
Midemden başlayıp yukarı çıkan bir ateş kalbimde alevlerini iyice yaydı. Vücudumu sardı. Öyle bir sızı ki ince... Ama inceliğinden keskinliği... Öyle bir sızı ki, öyle bir ceza ki, soyut bir vicdanın tokat gibi vuran azabı. Ne yaptım bilmiyorum. Öylece durduğumu, telefonumu alıp seni aramaya yeltendiğimi, aynaya baktığımı, kendimi görür görmez hortlak görmüş gibi ağlamaya başladığımı hatırlıyorum. Boynum kaskatı olmuştu. O gece uyuyamadım. Annem yanımda yattı. Gece hep uyandım, yastığım sırılsıklamdı. Onar dakikalık uykularımda fark etmeden ağlamaya devam etmiştim.
Sabah mide ağrısıydı kaldıran beni. Dişlerimi sıkmış, çenemin kaskatı olduğunu fark etmiştim. Aklıma geldin. Dün senin öldüğün haberini almıştım. Hem de dört gün geçmişti üzerinden. Bense dün duydum... Tek arkadaşım...Bir facebook mesajında... Ben o-nu a-ra-ma-dım.
Anneni görmeye gittik, Sevilay'la...Aileni görmeye. Annem "başsağlığı" dedi. Bu kadar.
Eviniz bomboştu. Annenin, kız kardeşinin, abilerinin Ankara'dan apar topar gelip,kanepelerin tozunu alıp, senle vedalaştıklarını, sonra da burada taziyeleri kabul ettiklerini hayal ettim. Duvara asılmış bir fotoğrafını iki karanfille çevrelemişlerdi. Annen ağlamıyordu, sapsarıydı, kaskatıydı. Diğerleri öylece dolaşıyorlardı evde. Volta atar gibi. Defalarca film seyrettiğimiz, sohbet ettiğimiz, gülüştüğümüz kanepeye oturdum. Karanfilli fotoğraf şimdi tam karşımdaydı. Sesin kulaklarımdan bir an olsun silinmedi.
Annen anlattı. Öylece baktım. Ağzımı açtığım an boğazımda düğümlenen hıçkırık beni boğacaktı, biliyordum, o yüzden açmadım ağzımı, konuşmadım. Annen anlatıyor benze zihnimde canlandırıyordum. Birden kötüleştiğini, ablanı görmek istediğini, son günlerinde yemek yiyemediğini, konuşamadığını anlatıyordu. Odana koştuklarını hayal ettim, doktorun "görebilirsiniz hepiniz" dediğini, ama en çok da acı çektiğini hayal ettim. Midem artık allak bullaktı. Öyle çok teorin vardı ki ölüme dair...Defterler doldurmuştuk beraber. Nasıldı? Neydi olan? Bana anlattığını hayal ettim. Arkadaşların aklına geldi mi? Emel bilse...diye düşündün mü? Ne düşündün? Bir şey söylemek istediğin ve duyuramadığın oldu mu?
"Yazdıklarını sakın atma bak bana okutmadan!"deyişini hatırlıyorum. Son zamanlarda sana her zamankinden çok yazıyorum. Ve inanıyorum: Sen beni duyarsın.
15 Aralık 2011 Perşembe
BLOGLAR İÇİNDE BİR BLOG
Bloglara daldım bu akşam. Öyle bir derya ki... Yorumlardan linklere, linklerden diğer yorumlara, oradan başka yere... İnsanların marifetlerini sergilediği el emeği- göz nuru kategorisindekiler, mutfaktaki becerilerin sergilendiği bloglar, edebiyatla ilgili olanlar, öğretmenlikle ilgili olanlar ve bir sürüsü... Bense burada mütevazı bir günlükle yer kapladığımı düşündüm. "Günlük" adını vermek, ayda yılda bir yazdığım sayfama bol gelir üstelik.
İçine "Bugün ne yaptım?"ı yerleştirip okul öncesi etkinlik paylaşımıyla karıştırsam dedim evvela. Vazgeçtim; alışkanlık. Örgülerimin, dikişlerimin fotograflarıyla şenlendirsem dedim, baş edemezdim. Yaptığım yemek ve tatlıları döşerim belki diye düşündüm, hem belki mutfağa sokardı beni bu uğraş, iyi gelirdi, dedim. Hiç olmadı. En bildiğim şeyi, çizimlerimi atsam, kime ne faydası olur, dedim. Blogumu sürdürebileceğim, bakımını düzenli olarak yapabileceğim bir dal yok, dedim pes ederek. Velhasıl, ayda yılda bir günlük vekili olacaksın dostum.
"Sevildiğine inanmamak" yazdım arattım bizim motora. Ve gerçekten de karşıma birçok sonuç geldi. Benim zırvalamam değil sadece bu, buna kanaat getirdim. Dünyada bir derdin mucidi olmak ister gibiydim. Sözlüğün birinde şuan rastladım:
Karşıdaki kişinin ısrarla sizi sevdiğini söylemesine rağmen,inatla beslenen ''Yok ya neden sevsin ki,sevmiyor kesin.'' düşüncesi.
İki versiyonu vardır:
Birincisi gerçekten sevilmediğini düşündüğü için bu düşüncede inat etmek,
İkincisi ise sevgi arsızı olunduğu için inat etmek. Her ikisi de zararlıdır, zira ''Çok naz aşık usandırır.
Cümleler güzeldi. Usandırma korkusu ise ciddiydi. Bu tedirginliği gerçekten "aşık olmuşken", kaybetmekten ödünüz koparken yaşayınca, zihniniz sizi yer, bitirir. Aşkına inanmadığınız kişiye aşık olmak... Maşuk rolunde olduğunuz zamanlar aklınıza gelir ve şimdi kendinizi onun yerine koyabildiğinizi görürsünüz, lakin onu anlamaya çalışmak şu anın meselesi değildir. Dert sizin derdinizdir ve yorar. Binbir kuruntu eder insan. Papatya falı adeta. "Seviyor, sevmiyor..."
İçine "Bugün ne yaptım?"ı yerleştirip okul öncesi etkinlik paylaşımıyla karıştırsam dedim evvela. Vazgeçtim; alışkanlık. Örgülerimin, dikişlerimin fotograflarıyla şenlendirsem dedim, baş edemezdim. Yaptığım yemek ve tatlıları döşerim belki diye düşündüm, hem belki mutfağa sokardı beni bu uğraş, iyi gelirdi, dedim. Hiç olmadı. En bildiğim şeyi, çizimlerimi atsam, kime ne faydası olur, dedim. Blogumu sürdürebileceğim, bakımını düzenli olarak yapabileceğim bir dal yok, dedim pes ederek. Velhasıl, ayda yılda bir günlük vekili olacaksın dostum.
"Sevildiğine inanmamak" yazdım arattım bizim motora. Ve gerçekten de karşıma birçok sonuç geldi. Benim zırvalamam değil sadece bu, buna kanaat getirdim. Dünyada bir derdin mucidi olmak ister gibiydim. Sözlüğün birinde şuan rastladım:
Karşıdaki kişinin ısrarla sizi sevdiğini söylemesine rağmen,inatla beslenen ''Yok ya neden sevsin ki,sevmiyor kesin.'' düşüncesi.
İki versiyonu vardır:
Birincisi gerçekten sevilmediğini düşündüğü için bu düşüncede inat etmek,
İkincisi ise sevgi arsızı olunduğu için inat etmek. Her ikisi de zararlıdır, zira ''Çok naz aşık usandırır.
Cümleler güzeldi. Usandırma korkusu ise ciddiydi. Bu tedirginliği gerçekten "aşık olmuşken", kaybetmekten ödünüz koparken yaşayınca, zihniniz sizi yer, bitirir. Aşkına inanmadığınız kişiye aşık olmak... Maşuk rolunde olduğunuz zamanlar aklınıza gelir ve şimdi kendinizi onun yerine koyabildiğinizi görürsünüz, lakin onu anlamaya çalışmak şu anın meselesi değildir. Dert sizin derdinizdir ve yorar. Binbir kuruntu eder insan. Papatya falı adeta. "Seviyor, sevmiyor..."
21 Kasım 2011 Pazartesi
DOĞUMGÜNÜ, YILDÖNÜMÜ VS.
Bir arkadaşın fotoğrafın bakıp resmini çizdim. Dün akşam. Uzun zamandır karakalem çalışmamıştım. Yaptığım resimler, okulda çocukların sanat etkinliklerinde kullanacakları çizgi karakterleri ve basit nesneleri geçmiyordu çok zamandır. Ama sevdiğim bir arkadaşıma aldığım mücevher kutusuna böyle bir hediye yerleştirme fikrini bir an çok sevdim.
Kendi kendimizi çektiğimiz fotoğraflara hızlıca bakıp, neredeyse on tanesinin 8 tanesini silen bir arkadaşın muhtemelen "idare eder"deyip kullandığı bir fotoğrafına bakıp çizdim. Yaklaşık yirmi dakikada bitirdim çizdiğim şeyi. Beklemiyordum ama benzettim. Oldu. Arkadaşım muhtemelen bunu da beğenmeyecekti. Ama sebebini kendisinin fotojenik olmayışına bağlayacaktı. Ama biri için yapılmış bir şey, her ne olursa olsun, estetik olarak çirkin sayılsa da sayılsın, bir iltifattır, ilgidir. Gülümsetir. Tatlıdır.
Arkadaşlar değişiyor, eksiliyor. Öyle bir şey ki hayat. Değişmeyen tek şey değişim, klişesi yerinde. Ölüyorlar hatta. İnanılmaz. Muhtemelen ben buradan gittiğimde buradakilerin hepsi de silinecek hayatımdan. Geriye kuru bir Facebook muhabbeti, doğumgünü kutlamaları, "şu videoyu tavsiye ederim" babında yazışmalar kalacak sadece. Ama hatıralar... Muhakkak saklanır. Küçük bir kağıt parçası olsa bile...
Kendi kendimizi çektiğimiz fotoğraflara hızlıca bakıp, neredeyse on tanesinin 8 tanesini silen bir arkadaşın muhtemelen "idare eder"deyip kullandığı bir fotoğrafına bakıp çizdim. Yaklaşık yirmi dakikada bitirdim çizdiğim şeyi. Beklemiyordum ama benzettim. Oldu. Arkadaşım muhtemelen bunu da beğenmeyecekti. Ama sebebini kendisinin fotojenik olmayışına bağlayacaktı. Ama biri için yapılmış bir şey, her ne olursa olsun, estetik olarak çirkin sayılsa da sayılsın, bir iltifattır, ilgidir. Gülümsetir. Tatlıdır.
Arkadaşlar değişiyor, eksiliyor. Öyle bir şey ki hayat. Değişmeyen tek şey değişim, klişesi yerinde. Ölüyorlar hatta. İnanılmaz. Muhtemelen ben buradan gittiğimde buradakilerin hepsi de silinecek hayatımdan. Geriye kuru bir Facebook muhabbeti, doğumgünü kutlamaları, "şu videoyu tavsiye ederim" babında yazışmalar kalacak sadece. Ama hatıralar... Muhakkak saklanır. Küçük bir kağıt parçası olsa bile...
29 Ocak 2011 Cumartesi
Yine bir yolculuk akşamının sabahındayım. Birkaç aydan sonra yeniden yolculuğa çıkacağım bu akşam. Hayır, uçakla değil. Evet, havaalanı var. Biletler de uygun. Ya öyle tabii, yorucu uzun bir yolculuk. Ama öyle istiyorum, diyemiyorum işte. Aklımdan zorum mu var ki öylesine yorucu bir etkinliği tek başıma yapmak istiyorum. Ama gözümde alabildiğe büyümüyor, belimin ağrısından mahvolmuyorum, uykusuzluk çekip kahrolmuyorum. Tam aksini de yaşamıyorum. Bu benim için günlük hayattan çok uzak, çok tuhaf, çok farklı bir şey. Düşünsenize neredeyse altı paralel dairesi bir mesafeyi kat ediyorsunuz. Kuzeydeki denizin bir ucundan çıkıyor ta güneydeki denize yavaş yavaş geliyorsunuz.İklim defalarca değişiyor, çünkü yükseklikler, yer şekilleri, denizle münasebet defalarca değişiyor. Bence buna şahit olmak çok da ağlanası değil. Fiziksel rahat kaygısı çok baskın olanlar içinse kabul ediyorum, hiç uygun değil. Ama aklınızdan biraz olsun zorunuz varsa, 'neden olmasın'lık bir etkinliktir.
Bir otobüs yolculuğunda gideceğiniz yere çok isteyerek, severek gitmeniz, uzun süre gitmemiş olmanız, yani kısacası gitmeye her açıdan hazır olmanız temeldir. Bu çekilmez'i çekilir kılan birinci noktadır. İkincisi ayrıldığınız yerde bıraktığınız bir sevgilinin olmaması koşuludur. Olmasa daha iyidir; çünkü ayrılık duygusu her daim kasvetlidir. Üçüncüsü şayet, olur ki arkada kalacak bir sevgili varsa yolculuğa sizi uğurlamasının iyi olduğudur. Amaç hem son bir kez görüşüp ayrı kalınacak süreyi minimuma indirmek, hem değer verildiğini hissettirmek, hem de aradaki bağlılığı yüceltmektir. Özellikle yollar uzun, günler haftalar uzunsa, bunlar yapılasıdır, yapılmalıdır. Olur da yapılamazsa bunun açıklaması, en az iki eli kanda olmaktır. Aksi takdirde zinhar gözyaşı olacaktır!
Yolculuk öncesi saydığım olmazsa olmazları biriktiremediyseniz şöyle yapalım. Değiştirelim bu yolculuğun adını ki zavallılığı görmezden gelelim. Değiştirelim ki çöken immun sisteme destek verelim nalları dikmesin. Öyle bir değiştirelim ki en etkili serum bu olsun, hatta ve hatta ileride de görülmesi muhtemel durumlara aşı bile olsun. Yolculuğun adı: kendinle başbaşa kalmak olsun.(bkz. yalnız kalmak istiyorum, içime yolculuğa çıkıyorum, bu ilişkiyi gözden geçirmek istiyorum)
Aşıyı da yaptık madem, kalkıp valizi hazırlama zamanıdır. Yar ile sabahtan akşama zaman geçirmek için bilet ertelenmiş olsa da, günler evvelinden aç gözlülük edilip "ay çok az zamanımız var" diye düşünülen vakit, şimdi derya deniz olsa da, susmanın vaktidir,dolan gözlerden yanağa süzülmeye can atan fırsatçı yaşlara yüz vermeden, kirpiklerde yakalayıp silmenin vaktidir.
23 Ocak 2011 Pazar
ZAMAN!
"Zamanı harcama! Çünkü hayatın yapıldığı doku odur." cümlesini yamuk yumuk harflerle ta lisede tuttuğum küçük bir ajandaya yazmıştım. Defter beni üzüntüye boğduğundan haberdar olsaydı kaybolmazdı. Aklımda kaldı bu cümle. Fakat yazarı-düşünürü bir türlü hatırlayamadım.
Zaman, tanımlaması gerçekten zor bir şey!( "şey" tanımlanmazlığın sıfatı) Üniversitede Görsel Sanatlar dersinde, Kübizm dönemi eserlerine bakıncaki tuhaflığın cevabı da "zaman"dır. Perspektifin üç boyutuna kübizmde dördüncü boyut eklenir. Profilden görünen kadının görünmemesi gereken diğer gözü de görünür, masanın dört ayağı açılmıştır, nesneler yırtılmış ve hiçbir parça gizlenmeden yüzeye yapıştırılmış gibidir. Bu tuhaflıklar dizisi küzbizmin temelini oluşturur. Dördüncü boyut neden zamandır?
Öğrenciyken sınavda sorulduğunda kuşkusuzca verdiğim "zaman" cevabını anlayamamıştım. Sınavdan sonra düşündüm üzerine. Araştırmadan emin olmadan düşünerek vardığım fikir şu oldu: Zaman içinde nesneler hareketlenebilirdi, nesneyi gören merkez hareket ediyor olabilirdi. Az önce duvara bakan kadın şu an ressama bakıyor olabilirdi ve böylece zaman dördücü boyutun adı olabilirdi.
Zaman tuhaf, üzerine ne zaman ne söylense çözülmeyecek, ne olduğu sorusunun modası geçmeyecek, şarkıların içine girdiğinde şarkıları daha bir güzel-anlamlı kılacak bir şey.
Son zamanlarda yaptığımsa zamanımın başında geçsin diye nöbet tutmak,zamanımı tümünü bir kişiyle geçirmeyi istemek, o anı beklerken önden gelenleri geçiştirmek, o an geldiğindeyse geçmesin diye sürekli denetlemek, denetledikçe daha hızlı kayıp gittiğini fark etmek. Oysa herkesin kendine ait bir hayatı yok mu? Ayakkabın gibi, saçların gibi hayatın da sana ait değil mi? O yüzden hayatının yapıldığı doku yani zaman da senin zamanın. Aynı sabahın 7'si, aynı gecenin 2'si milyonlarca insanın herbirinde aynı değil aslında!
Öğrenmeliyim ki bana ait olan bu eşsiz şeyi harcamamak gerek; ve en iyisi her anını kendinle doldurmak fikri!
Zaman, tanımlaması gerçekten zor bir şey!( "şey" tanımlanmazlığın sıfatı) Üniversitede Görsel Sanatlar dersinde, Kübizm dönemi eserlerine bakıncaki tuhaflığın cevabı da "zaman"dır. Perspektifin üç boyutuna kübizmde dördüncü boyut eklenir. Profilden görünen kadının görünmemesi gereken diğer gözü de görünür, masanın dört ayağı açılmıştır, nesneler yırtılmış ve hiçbir parça gizlenmeden yüzeye yapıştırılmış gibidir. Bu tuhaflıklar dizisi küzbizmin temelini oluşturur. Dördüncü boyut neden zamandır?
Öğrenciyken sınavda sorulduğunda kuşkusuzca verdiğim "zaman" cevabını anlayamamıştım. Sınavdan sonra düşündüm üzerine. Araştırmadan emin olmadan düşünerek vardığım fikir şu oldu: Zaman içinde nesneler hareketlenebilirdi, nesneyi gören merkez hareket ediyor olabilirdi. Az önce duvara bakan kadın şu an ressama bakıyor olabilirdi ve böylece zaman dördücü boyutun adı olabilirdi.
Zaman tuhaf, üzerine ne zaman ne söylense çözülmeyecek, ne olduğu sorusunun modası geçmeyecek, şarkıların içine girdiğinde şarkıları daha bir güzel-anlamlı kılacak bir şey.
Son zamanlarda yaptığımsa zamanımın başında geçsin diye nöbet tutmak,zamanımı tümünü bir kişiyle geçirmeyi istemek, o anı beklerken önden gelenleri geçiştirmek, o an geldiğindeyse geçmesin diye sürekli denetlemek, denetledikçe daha hızlı kayıp gittiğini fark etmek. Oysa herkesin kendine ait bir hayatı yok mu? Ayakkabın gibi, saçların gibi hayatın da sana ait değil mi? O yüzden hayatının yapıldığı doku yani zaman da senin zamanın. Aynı sabahın 7'si, aynı gecenin 2'si milyonlarca insanın herbirinde aynı değil aslında!
Öğrenmeliyim ki bana ait olan bu eşsiz şeyi harcamamak gerek; ve en iyisi her anını kendinle doldurmak fikri!
22 Ocak 2011 Cumartesi
Geçmem Bir Daha Kadıköy'den!
Yazma isteğini içimde, ta derinlerde hissettiğimde küçük yeşil minibüsün ön koltuğunda oturuyordum. Etrafımdaki tüm kağıtların, kağıt parçalarının, vaktinde buruşturup çantama atıp biriktirdiğim faturaların, yanımda taşıdığım kitap ve dergilerin uzun zaman sonra yeniden yazmaya başlayacağım o an geldiğinde, her birinin, o beklenen yazının zemini olma potnsiyelini çoktan taşıdığını aklımdan geçirdim.
Eğer telefonum UYAN alarmını çaldığında onu ertelemeseydim, gömleğimi buruşmuş manşetini ütülemeden giyseydim, sonrasında saati kaçırıp geç kalmasaydım, buna rağmen yavaş yürümeseydim ve o dolmuşa binmeseydim, dolmuşun ön koltuğunda başka biri oturuyor olsaydı ve ben oraya oturmasaydım, elimi çantama atıp o kitaba değmeseydim, elime aldığım kitabı okumaya başlamasaydım yahut o sayfayı okumuyor olsaydım, ben o sayfayı okurken o müzik parçası ağır ağır çalmaya başlamasaydı ya da ardından bir diğer sevdiğim şarkıyı söylemeseydi ses, işte tam o sırada kırmızı ışık yanmayıp yola devam etseydi yeşil minibüs, yazmak istemeyecektim. İstemeseydim yazmayacaktım.
Böylesi güzel bir cumartesinin sabahından akşamına dek evin içinde öylesine oturuyor olmak tuhaf. Arada yemek yemek, tuvalete gitmek gibi ihtiyaçları karşılamak, sonra yeniden oturmak ve her nedense bunu yaparken de "nasıl da boş oturuyorum" diye düşünüp bu boş eylemin içini bir kez daha boşaltmak. Fakat dikkat ettiğinizde kendinizi oyalamayıp derin düşüncelere dalabildiğiniz anlardır bu boşluklar. İşte tam da bir boşluğun içindeyken "alışmak" dedim. Alışmak bu kadar kolay olabilir mi? Hoşa giden, istenilen şeye hemencecik "çok alıştım"deriz de, bağımlılıklardan kurtulmaya gelince iş "alışmış kudurmuştan betermiş"le sıyrılırız. Bunları düşündüm ama yenilerini de. Madem çok alıştım, madem kısa sürede alıştım, madem kolay alışmak, şimdi kendime bir oyun oynayacağım ve bu durumun tersine alışmaya başlayacağım. Yani başladığım noktaya geri döndüğümde, hiçbi şeyciğim kalmayacak;ilk günkü gibi olacağım.
Pek tabii tek başıma bir gün geçirebilirim. Uzun günler de geçirebilirim. Yapacak bir şey bulabilir ve kendime değer verebilirim, yakın bir arkadaşım gibi kendimi sevebilirim. Ağlarken aynaya bakar, kendime acır ve sonra da kaşlarımı çatıp ciddi ciddi teselli edebilirim.Kendimi önemser ve zamanıma, aklıma, fikrime değer verip bir kimseye bağlanmayabilirim.Bir kimseden hiçbir şey beklemeyebilir, beklediklerimi kısabilirim. İnsan olmamaya, sevmemeye çalışabilirim. Başarırım belki. Kim bilir?...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




