"Hayal kırıklığı"diyecektim yazının adına. Ama zaten ne yazsam aynı tadı verecek, muadil olacaktı. O yüzden aklıma bıçak gibi saplanan bu soruyu yazdım.
Çok fazla kere ve çok fazla miktarda hayalkırıklığına uğradığımı söylediğimde bir arkadaşım "Beklentilerini kıs." demişti. Ne zaman "hayalkırıklığı" sözcüğünü işitsem, okusam, kullansam aklıma o gelir. "Beklenti". Tabii ki doğru. Mutlak bir hayalkırıklığı yok. Beklentilerimize cevaben aldığımız karşılıkların olumluluğu ya da olumsuzluğuyla ilgili sonucuna vereceğimiz ad.
Geçtiğimiz haftasonu, bebeklerinin artık doğması için gün sayan arkadaşlarımın konuşmaları benim gibi huzursuz bir ruha iyi gelmedi. Sevgililiklerinin ilk dönemlerinde birbirlerine yolladıkları romantik hediyeler, birbirlerine taktıkları tatlı isimler, evlenme teklifleri, romantik aktiviteleri. Elbette kıskanmadım. Ama imrenmek... Aynı şey mi kıskanmakla bilmem, ama imrenmek de iyi değil. Velhasıl bakakaldım. İnsanlar farklı, dedim, oldukça farklı.
"Birini sahiplenmeye ne zaman başlıyor, "senin"olduğuna hangi an karar veriyorsun?" gibi bir soruyla başlayan bir anket ilgimi çekerdi büyük olasılıkla. Oldukça romantik, imrendirmeci mutluların yanıtlarını okumadan geçmek gerekecektir; çünkü onlar doğruyu söylemezler, kandırırlar. Aşıklarsa aldandıkları için; değillerse ayıp olmasın diye romantik bir şeyler yazacaklardır. Geçin. Orada "Kimse kimsenin olamaz." gibi bir cümleyle karşılaştığınızda durun. İşte orada doğru bir şeyler yazıyor diyebiliriz.
Kimse kimsenin olamaz. Bağlanır, alışır,sever, yapışır. Ama ait olamaz. Tereddütsüz "benim" dediğiniz bir eşya bile çalınabilirken, bir kişi-insan kişisi nasıl olur da yerinde durmaya garanti verir.
Öyle çok soruyorum ki bu soruyu. Var mı, acaba diyorum. Hangi zamanlar artıyor varlığı, hangi zamanlarda azalıyor? Hangi mekanlardan hoşlanıyor, hangi yerlerde hayalete dönüşüyor. Her koşulda beni kabul ediyor mu? Canı sıkılsa da, kızsa da, trafiğe sinirlense de, annesi "tü kaka, bırak onu" dese de, karşı cinsten başka birinden bir an hoşlansa da, benden bir an için tiksinse de, sabrını tüketsem de... Ne zaman var, ne zaman yok. Bilemeyiz, ne o, ne ben. Ben var mıyım? Emin değilim.
İstanbul'da balık avlamaya başlayanların karşısına ilk istavrit çıkarmış...Sürüyle... Eğer istavrit daha önce bir oltadan kurtulmuş bir kahraman değilse bu onun için de bir ilk olurmuş. Balıkçı içinse her istavrit "istavrit". Birbirinin aynı. Birbirinin aynı geçtiğini söyleyerek yakındığım bu günlerde ne avlamak niyetindeyim ne de avlanmak. Amaç yalnız şu an "yeni bir şey"le "yeni biri olmak".
4 Nisan 2012 Çarşamba
3 Şubat 2012 Cuma
ARDINDAN...
"Yirmilik dişlerim çıkıyor galiba."dedim. Kuzenim güldü. Alay eder gibi. "Hala kendini 20 yaşında zannediyorsun galiba."diye taçlandırdı buz gibi tespitini. "Hayır, zannetmiyorum, ama yirmilik dişim çıkıyor."dedim.
Çok geçmiş gibi hissetmiyordum 15 yaşımın üzerinden. Pek uzun zaman olmuş gibi değil. Muhtemelen on yıl sonranın da uzun zaman almayacak gelmesi. Son on yıl içinde bir lise, bir üniversite bitti ve iki yıldır bir işte çalışıyorum aralıksız. Ne zaman karar verdim ne yapmak istediğime ben? Ne araydı? Düşündüğümü bile hatırlamıyorum. En son ne zaman cevap verdim" Büyüyünce ne olacaksın?"sorusuna? Cevabın ne olduğunu bile hatırlamıyorum. Zaman, önüne kattı götürüyor beni. Sel gibi, taşkın gibi, kasırga gibi. Ellerim, kollarım tümüyle teslim ona. En ufak bir hareketim yok akıntıya karşı. Memnunum. Rahatım yerinde belki de... İstemiyorum canımın acımasını.
SONGÜL'E:
Ve şubat... Geçen yıl bugünler... Ben yine burada, aynı yerdeydim. Evimde. Sen neredeydin bilmiyordum. Aradım seni, telefon hep kapalıydı, üstelemedim. Yanıma gelecektin şubat tatilinde, gelmedin,darıldım biraz. Defalarca "Adi, adi, adi... " dedim. Ama rahatsızlandım, dedin. "Bir şeyim yok iyiyim biraz rahatsızım."
9 Şubat. Aptal bir facebook mesajında "........songül.....vefat etmiş....." yazıyordu. Lise sıralarından uzak bir arkadaş, ağzından futbolla alakası olmayan bir şeyler çıktığını duymadığım Fenerbahçe fanatiği Razık, yazmıştı. Bana bu haberi veriyordu. Tek* arkadaşımın öldüğünü.
Midemden başlayıp yukarı çıkan bir ateş kalbimde alevlerini iyice yaydı. Vücudumu sardı. Öyle bir sızı ki ince... Ama inceliğinden keskinliği... Öyle bir sızı ki, öyle bir ceza ki, soyut bir vicdanın tokat gibi vuran azabı. Ne yaptım bilmiyorum. Öylece durduğumu, telefonumu alıp seni aramaya yeltendiğimi, aynaya baktığımı, kendimi görür görmez hortlak görmüş gibi ağlamaya başladığımı hatırlıyorum. Boynum kaskatı olmuştu. O gece uyuyamadım. Annem yanımda yattı. Gece hep uyandım, yastığım sırılsıklamdı. Onar dakikalık uykularımda fark etmeden ağlamaya devam etmiştim.
Sabah mide ağrısıydı kaldıran beni. Dişlerimi sıkmış, çenemin kaskatı olduğunu fark etmiştim. Aklıma geldin. Dün senin öldüğün haberini almıştım. Hem de dört gün geçmişti üzerinden. Bense dün duydum... Tek arkadaşım...Bir facebook mesajında... Ben o-nu a-ra-ma-dım.
Anneni görmeye gittik, Sevilay'la...Aileni görmeye. Annem "başsağlığı" dedi. Bu kadar.
Eviniz bomboştu. Annenin, kız kardeşinin, abilerinin Ankara'dan apar topar gelip,kanepelerin tozunu alıp, senle vedalaştıklarını, sonra da burada taziyeleri kabul ettiklerini hayal ettim. Duvara asılmış bir fotoğrafını iki karanfille çevrelemişlerdi. Annen ağlamıyordu, sapsarıydı, kaskatıydı. Diğerleri öylece dolaşıyorlardı evde. Volta atar gibi. Defalarca film seyrettiğimiz, sohbet ettiğimiz, gülüştüğümüz kanepeye oturdum. Karanfilli fotoğraf şimdi tam karşımdaydı. Sesin kulaklarımdan bir an olsun silinmedi.
Annen anlattı. Öylece baktım. Ağzımı açtığım an boğazımda düğümlenen hıçkırık beni boğacaktı, biliyordum, o yüzden açmadım ağzımı, konuşmadım. Annen anlatıyor benze zihnimde canlandırıyordum. Birden kötüleştiğini, ablanı görmek istediğini, son günlerinde yemek yiyemediğini, konuşamadığını anlatıyordu. Odana koştuklarını hayal ettim, doktorun "görebilirsiniz hepiniz" dediğini, ama en çok da acı çektiğini hayal ettim. Midem artık allak bullaktı. Öyle çok teorin vardı ki ölüme dair...Defterler doldurmuştuk beraber. Nasıldı? Neydi olan? Bana anlattığını hayal ettim. Arkadaşların aklına geldi mi? Emel bilse...diye düşündün mü? Ne düşündün? Bir şey söylemek istediğin ve duyuramadığın oldu mu?
"Yazdıklarını sakın atma bak bana okutmadan!"deyişini hatırlıyorum. Son zamanlarda sana her zamankinden çok yazıyorum. Ve inanıyorum: Sen beni duyarsın.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
